Gün batımı yaklaşıyordu. Otuza yakın irili ufaklı araçtan oluşan seçim konvoyu, gecekondu mahallesi Güzeltepe yokuşunu bitirip düzlükteki geniş yola girince, saatlerdir burada bekleyen kalabalıktan büyük bir alkış tufanı kopmuştu. Konvoy, halkın coşkusundan seçim toplantısının yapılacağı kahveye güçlükle ulaşabilmişti.
Fabrikalarda, inşaatlarda çalışan onlardı. Elektriğimizi suyumuzu getiren onlardı. Parklarımızın bakımını yapan, sokaklarımızı süpüren, çöplerimizi toplayan onlardı. İlkokuldan sonra yoksulluk nedeniyle ortaokula gidemeyen, tamirci atölyelerinde çıraklık yapan onların çocuklarıydı.
Seçim konuşmalarının yapılacağı kahvenin önünde alkış tufanıyla araçlarından inen mağrur bakışlı politikacıların ellerini sıkmak için birbirlerini ezercesine koşuşturan kalabalığın arasında, korkudan el ele tutuşmuş, altı yedi yaşlarında iki küçük çocuk gözüme ilişmişti. Ayakaltında ezilecekler korkusuyla koşarak gidip ellerinden tutarak bir kenarına çektim.
Biri kız biri oğlandı. Birbirlerine sokuluşlarından kardeş olduklarını anlamıştım. Önlerinde çömelip gözlerine baktım. İkisinin de gözleri belki de dünyanın en güzel çocuk gözleriydi; menekşe rengiydi. Bakışları saftı ve tertemizdi, Bütün çocukların bakışları böyledir nedense.
Ekin tarlasında boy atmış altın sarısı başaklara benzeyen saçlarını korkmamaları için yavaşça okşarken, ikisinin de yalın ayak olduğunu fark edince, o an yüreğime ateşten bir kor düşmüştü sanki. Göz pınarlarımdan aniden dökülüveren yaşlar, bir kenarda unutulup gitmişliklerine, isyan eden sessiz çığlıklar gibiydi.
Kahrolası yoksulluğun, bir pranganın halkaları gibi o incecik sarı tüylü bileklerini acımasızca sarışının yıkılmışlığı içinde bütün bedenim titriyordu. Sesim soluğum kesilmişti. İsimlerini bile soramadım. Kedi tedirginliğine benzeyen korkulu ürkek bakışlarında insanın yüreğini dağlayan bir hüzün vardı.
İkisine birden sarılıp öptüm... Öptüm. Bir bebeğinki gibi süt kokulu bedenlerinin sıcaklığı, masumluğu, ruhumu bir alev gibi sarmıştı. Çıldırmamak için tanrıya dua ediyordum. İçimde ne bir isyan ne de bir nefret vardı, yalnızca yıkılıp gitmişliğin, belki de ömür boyu sürecek sancısı vardı; nefretten de isyanda da daha büyük.