Türkiye’de bazılarını en çok heyecanlandıran şey nedir biliyor musunuz?
Bir başarı hikayesi değil.
Bir hizmet haberi değil.
Bir kentin sorununa çözüm aranması hiç değil.
Onları asıl heyecanlandıran şey şudur: Birinin adını çamura bulamak…
Hele o biri gençse…
Hele o biri kadınsa…
Hele o biri siyasetteyse…
O zaman değmeyin keyiflerine.
Çeşme Belediye Başkanı Lal Denizli hakkında ortaya atılan iddialar da tam olarak böyle bir düzenin ürünü olarak önümüze geldi.
Önce fısıltı…
Sonra ima…
Ardından manşet kılıklı infazlar…
Ve nihayet ekranlardan, köşelerden, sosyal medyadan kurulan bir itibar mezbahası…
Ne oldu peki?
Lal Denizli çıktı.
Kaçmadı.
Saklanmadı.
Kıvırmadı.
Savcılık sürecinde gidip ifadesini verdi.
Adli Tıp Kurumu’nda testini yaptırdı.
Saç, kan ve idrar örneklerini sundu.
Ve sonuç?
Negatif.
Yani ortada günlerdir köpürtülen o ahlaksız imaların, o organize dedikoduların, o alçakça yakıştırmaların içi boş çıktı.
Ama asıl mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü bu ülkede bir insanın tertemiz çıkması, ona atılan iftiranın büyüklüğünü ortadan kaldırmıyor.
Tam tersine…
İftiranın ne kadar planlı, ne kadar kirli ve ne kadar aleni bir itibar suikastı olduğunu gösteriyor.
Bir düşünün.
Daha ortada kesinleşmiş hiçbir şey yokken, iktidara yakın bazı medya organları neredeyse hüküm dağıtmaya kalktı.
Yetmedi…
“Tutuklanması gerekiyor” diyerek savcılığın, mahkemenin, hukukun yerine geçmeye soyundular.
Bu nasıl bir pervasızlıktır?
Bu nasıl bir vicdansızlıktır?
Bu nasıl bir medya ahlakıdır?
Gazetecilik dediğiniz şey hakikatin peşinden gitmektir.
İnfaz mangasına yazılmak değil.
Ama ne yazık ki bir süredir bazı çevreler gazetecilik yapmıyor.
Cellatlık yapıyor.
Kalem tutmuyorlar.
Balta sallıyorlar.
Haber vermiyorlar.
Hedef gösteriyorlar.
Sonra ne oluyor?
Test sonucu negatif çıkıyor.
İşte tam o anda insan dönüp memleketin haline bir kez daha bakıyor.
Demek ki bu ülkede önce suçlama yapılıyor, sonra delil aranıyor.
Önce manşet atılıyor, sonra gerçek kontrol ediliyor.
Önce kişi itibarsızlaştırılıyor, sonra “Pardon” bile denilmiyor.
Ne acı.
Lal Denizli’nin açıklamasında en çarpıcı yerlerden biri şuydu: Türkiye’de en zor şeylerden biri kadın olmak, bir diğeri ise genç bir kadın olarak siyasetin içinde yer almak.
Doğru.
Çünkü bu ülkede genç kadın siyasetçiyseniz, size siyasi rekabet yetmiyor.
Bir de karakterinize saldırıyorlar.
Bir de haysiyetinizi hedef alıyorlar.
Bir de adınızı kirleterek yol kesmeye çalışıyorlar.
Başaramadıkları her yerde ‘bel altına’ iniyorlar.
Çünkü fikirle yenemeyenler, iftiraya sarılıyor.
İcraatla yarışamayanlar, ‘algı operasyonuna’ girişiyor.
Siyaseti demokratik zeminlerde yapamayanlar, itibar suikastını yöntem haline getiriyor.
Lal Denizli’nin şimdi yaptığı şey doğru.
Hem hukuki mücadele başlatması doğru.
Hem de bu kirli düzene boyun eğmeyeceğini ilan etmesi doğru.
Çünkü bazı iftiralar yalnızca bir kişiye atılmaz.
Bir anlayış adına atılır.
Bir gözdağı vermek için atılır.
“Sus, geri çekil, kork” demek için atılır.
Tam da bu yüzden verilecek en net cevap şudur: "Susmayarak,geri çekilmeyerek, korkmayarak."
Bugün ortaya çıkan test sonucu yalnızca bir tıbbi veri değildir.
Aynı zamanda bu ülkenin içine sürüklendiği medya çürümesinin, siyasal hoyratlığın ve ahlaki çöküşün de belgesidir.
Ortada bir sonuç var:Negatif.
Peki şimdi o manşetçiler ne yapacak?
O peşin hükümlüler ne diyecek?
O “tutuklanmalı” diye bağıran sözde yorumcular hangi yüzle ortalıkta dolaşacak?
Cevap belli: Hiçbir şey olmamış gibi davranacaklar.
Çünkü bunların derdi gerçek değil.
Bunların derdi adalet değil.
Bunların derdi hakikat hiç değil.
Bunların derdi yıpratmak.
Lekelemek.
Çamur atmak.
Ama unutulan bir şey var: Çamur bazen hedefe değil, atanın eline bulaşır.
Bu yüzden çıkıp da şimdi “Lal Denizli bu süreçten güçlü çıktı” demek bile insana zul geliyor.
Hayır.
Mesele bir siyasetçinin krizden güçlenerek çıkması meselesi değil.
Mesele, bir insanın haysiyetine, onuruna, adına, hayatına alçakça saldırılmış olmasıdır.
Bunun siyasi kazancı da olmaz.
Bunun politik getirisi de olmaz.
Bunun üzerinden “güçlü çıktı” diye cümle kurmak bile bu ahlaksızlığı hafifletmek olur.
Çünkü bazı saldırılar sandık hesabıyla, algı cetveliyle, siyasi sonuç tablosuyla ölçülmez.
Orada geriye sadece kir bırakılır.
Acı bırakılır.
Öfke bırakılır.
İnsanın içine çöken o ağır yük bırakılır.
Başkan Lal Denizli’nin yaşadığı psikolojiyi en çarpıcı biçimde anlattığı yer de tam burasıdır: “Kız kardeşim merhume Gülşah Durbay’ın kanser tedavisi esnasında ona çeşitli iftiralar atanlardan tanıyoruz. Çünkü bu zihniyet hep aynı çirkinlikten besleniyor.”
İşte mesele tam da budur.
Aynı karanlık.
Aynı vicdansızlık.
Aynı çürümüş dil.
Aynı alçak yöntem.
İsimler değişiyor, hedefler değişiyor, dönemler değişiyor...
Ama iftiradan beslenen o çirkin zihniyet hiç değişmiyor.
O yüzden burada söylenmesi gereken şey “güçlü çıktı” değildir.
Burada söylenmesi gereken tek şey şudur: Bu ülke, insanları iftirayla ezmeye çalışan bu ahlaksız zihniyetten artık kurtulmak zorundadır.